Afrikalı Habiba

 

Medîne devrinin altıncı senesinde müslümanlar ve Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Antlaşması’nın şartlarından biri de şudur:

“Kureyşlilerden birisi Medîne’ye sığınırsa, müslüman olmuş bile olsa, Mekkelilere iâde edilecek, ama Medîne’den Mekke’ye gidenler aslâ müslümanlara iâde edilmeyecek.”

Bu şart, müslümanlara çok ağır gelen bir şarttı. Zira anlaşma maddelerinin yazılıp bitirildiği bir anda Kureyş temsilcisi Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebû Cendel, müslüman olduğu için babasının kendisine yaptığı eziyet ve işkencelerin bir nişanesi olan ayaklarındaki zincirleri sürüyerek yavaş yavaş Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Ebû Cendel -radıyallâhu anh- müslüman olduğu için sadece babasından değil, akrabaları dâhil olmak üzere pek çok müşrikten işkence görmüştü. Bir fırsatını bularak ellerinden kaçmış ve kendisini Mekke yakınlarına kadar gelmiş bulunan müslümanların arasına atmıştı. Kendisinin artık hürriyete kavuştuğunu düşünüyordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yalvaran gözlerle bakarak:

“-Ne olur ey Allâh’ın Rasûlü, beni tekrar bu zâlimlerin eline bırakma!” diyordu.

Süheyl, ise antlaşma gereğince ilk iâde edilecek kimsenin öz oğlu olduğunu söyledi ve elindeki sopayla Ebû Cendel’in yüzüne vurdu. Hâdiseleri hüzünle tâkip eden Rahmet Peygamberi -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Cendel’in antlaşma hârici bırakılmasını ve onu kendisine bağışlamasını Süheyl’den ricâ etti. Ancak taş yürekli müşrik, buna yanaşmadı. Ebû Cendel -radıyallâhu anh- da müşriklere teslîm edilirken feryatlarla müslümanlara yalvarmaya ve yardım istemeye devam ediyordu. Son derece üzgün bir şekilde:

“-Beni tekrar aynı zulüm ateşlerinin içine mi atacaksınız?” diye kendilerine sorarken müslümanların yürekleri paramparça olmuştu. Müslümanlar onun bu içler acısı hâline dayanamayıp ağlamaya başladılar. O zaman Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Cendel’e:

“-Ey Ebû Cendel! Biraz daha sabret, katlan! Allah Teâlâ’dan bunun mükâfâtını bekle! Hiç şüphesiz yüce Allah sen ve yanında bulunan zayıf, kimsesiz müslümanlar için bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır. Biz şu kavimle bir barış antlaşması yapmış ve bu yolda kendilerine Allâh’ın ahdiyle söz vermiş bulunuyoruz. Onlar da bize Allâh’ın ahdiyle söz verdiler. Sözümüze vefâsızlık edemeyiz. Zîrâ verdiğimiz sözde durmamak bize yakışmaz!” buyurarak onu tesellî ettiler. (Ahmed, IV, 325; İbn-i Hişâm, III, 367)

Daha sonra, merhamet ummânı Efendimiz, Süheyl’e:

“-Gel etme, sen onu bana bağışlayıver!” diyerek talebini tekrarladı. Ancak Süheyl hiçbir teklifi kabûl etmiyordu. Âlemlerin Efendisi:

“-Öyle ise onu benim için himâyene al!” diye ricâ etti.

Süheyl bunu da kabûl etmedi. Onun bu ısrârını görünce, Kureyş temsilcilerinden Huveytıb ile Mikrez:

“-Ey Muhammed! Sen’in hatırın için onu biz himâyemize alıyoruz, kendisine işkence yaptırmayacağız.” dediler. (Vâkıdî, II, 608; Belâzûrî, I, 220)

Bu hadiseyi her okuduğumda veya anlattığımda düşünürüm. Ebû Cendel Peygamber Efendimize:

“-Tamam, yâ Rasûlallah!” dedi ve sabır dolu hayatına geri döndü.

Allah bir yıl içinde çıkış yolu açana kadar da ne Peygamber Efendimize, ne Rabbine küstü ne de Allâh’ın emirlerini protesto edip kulluktan yüz çevirdi.

Böyle bir şey acaba bizim başımıza gelseydi? Yıllarca işkence görsek ve sabretsek, tam kurtulma umudu doğduğunda Allâh’ın Peygamberine sığınsak, O da bize:

“-Sabret, katlan Allah’tan mükafat bekle!..” dediğinde ne derdik, ne yapardık? Bilâ-istisnâ hepimiz:

“-Yâ Rasûlallah! Zaten yıllarca sabrettim, yeter artık!” deme ihtimalimiz çok yüksek olurdu, değil mi?!

Peki, buna rağmen Peygamberimiz elinden bir şey gelmediği için bizi tekrar o zulüm içine bırakıp gitseydi… Peygamberimize küser, kırılır mıydık? Ya da bu sebeple dinden soğuyup dinimizi terk eder miydik? Ya da Allâh’ın bizi meşakkat dolu bir hayatla imtihanı sebebi ile namazı, orucu veya tesettür vs. ibadetleri terk edip -hâşâ- O’nu protesto eder miydik?

İşte günümüzde birçok müslüman, nefsine söz geçiremediği her hususta mesûliyeti dîne veya emr-i bi’l-mâruf yapan ebeveynine ya da hocasına veya üslup hatalarına mâl ederek “dinden soğuduğunu” söyleyip namazı terk ediyor. Çok duymuşuzdur:

“-Çocukken câmiye gittim, hoca beni azarladı. Ben de dinden soğudum. Bir daha câmiye ayak basmadım!” diyenleri… Veya:

“-Annem-babam, ben 13 yaşındayken benim başımı örtmem hususunda zorladılar, ben de tesettürden soğudum. Bu yüzden şimdi tesettüre giremiyorum!”

“-Kur’ân hocam zorladı, bir daha Kur’ân’ın sayfasını açmadım!” diyenleri…

Peki, ilkokul öğretmenlerinden azar işitmeyen kimse yoktur herhalde… Ya da ilkokul öğretmeninin bazen öğrencilerin kulağını çektiğini duymuşsunuzdur. Bu sebeple okumaktan soğuyup ilkokulu bırakan var mı? Âilesi zorla üniversiteyi kazansın diye dershane, özel hoca vs. tutarak okuttuğu, onu âdeta zorladığı halde üniversiteden soğuyan var mı? Âilesi hasta olduğu esnada evlâdını zorla doktora götürdüğünde doktorun iğne yapmasından dolayı, âilesinden, doktordan veya tıptan nefret edip bir daha hastaneye gitmeyen var mı? Yahut para kazanmanın zorluğundan, meşakkatinden dolayı paradan nefret eden var mı? Yok, değil mi?

Okula istemesiniz de gidersiniz, her sabah işe gitmek zor gelse de gideriz. Hastayken şifâ için zorla da olsa yemek yeriz. Çünkü nefis, kendisi için hayır ve iyi olan şeylere zorla alışır. Alışınca da bir müddet sonra o zor gelen şeyden lezzet almaya başlar ve sever. İlkokula başlayan bir çocuk, zorla okumayı söker, sonra okumaya alışır, güzel kitap okudukça okumaya sevgisi artar.

Ama mesele Allâh’ın emirleri olunca, ne hikmetse, bahane çoktur! İnsanlar çok kolay dinden soğuyuverirler. (!) Fakat suçlu hiçbir zaman kendi nefisleri değildir; hocalardır, ebeveynlerdir. Gaflet uykusundaki nefis, onu hakikate uyandıranlardan hoşlanmaz.

Tabiî ki insanları hakka, hakikate dâvet ederken “yumuşak davranıp” hoş sözlerle dâvet edeceğiz. Zaten bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de “leyyin” (yumuşak) lisan kullanmamız emredilmiştir. Ama tatlı dilden ve davranıştan anlamayan azgın nefislere de kıyameti, hesabı ve cehennemdeki azabı tasvir edip hakikate davet eden âyet-i kerîmeler de var, öyle değil mi?

Şimdi elimizi, vicdanımıza koyalım; nefsimize fırsat vermeden, her türlü bahaneyi bir tarafa bırakarak hidayet ve kulluk nîmetimizin hakkını vermeye gayret edelim, inşâallah!

İşte bu ayki röportajımız da bütün bahanelerin nefsin bir tuzağı olduğunu bize bir kez daha gösterecek bir hayat hikayesi... Çilelerle dolu bir hayatın içine doğan, savaş zamanında terk edilen, bir hıristiyan papazın alıp yetiştirdiği, kilise çanları arasında ve kiliseye hizmetle büyüyen bir genç kız... Allâh’ın arzında dolaşan, “emr-i bi’l-mâruf” gönüllülerinin gayreti vesîlesi ile müslüman oluyor. Ama ömrü boyunca çektiği çileler, yokluk, âilesinin terk edişi, müslüman oluşu ile başlayan psikolojik şiddet, onu dinden hiç soğutmamış!.. Bilakis her çile, tıpkı iyileşmek isteyen hastanın doktoruna minnetle teşekkür etmesi ve onun her dediğini îtina ile yerine getirmesi misali, daha da Rabbinin yakınlığına vesile olmuş.

Bu röportajı yaptığımız esnada, 19 ve 13 yaşlarında olan kızlarımla muhatabımızı gözyaşları ile dinledik. Habibe kardeşimiz de gözyaşları ile anlattı. İbret dolu hayatını kaleme alırken ikinci defa dinlediklerim, her satırda tekrar tekrar durup dakikalarca düşünmeme, şükür ve muhasebe yapmama vesile oldu. İnşâallah, Rabbim hepimizin gönüllerine tesirini halk eylesin! Özellikle Rabbine yaklaştıran her vesîleyi bahane edip dinden soğuduğunu îmâ eden müslüman kardeşlerimizin gönüllerine tesir etsin. Rabbimiz, bu röportaj vasıtasıyla, şeytanın ve nefsimizin tuzaklarını fark ederek hayatımızı her an sırât-ı müstakîm üzere yaşamayı cümlemize nasip etsin! Âmin

* * *

Bu vesileyle Şebnem Dergisi olarak başta Afganistan, Afrika kıtası ülkeleri, Fas, Fransa, Fildişi, Filipinler, Meksika gibi 27 ülkeden 176 yabancı uyruklu öğrenciye kucak açan Fasl-ı Bahar Kursumuza ve burada hizmet eden gönüldaşlarımıza da teşekkür eder, hizmetlerinde muvaffakiyetler dileriz. İnşâallah önümüzdeki aylarda da bu kardeşlerimizin bazılarının hidâyet öykülerini sizinle paylaşmaya devam edeceğiz.

 

Bize kısaca kendini tanıtabilir misin?

İsmim Habiba. Afrika’dan buraya geldim. Yirmi iki yaşındayım. Beni yetiştiren âilem, Hıristiyan bir âileydi. Babam rahip, annem ise hemşireydi. Bu âilem, beni üç yaşındayken almışlar. Ülkemizde iç savaş başlamış, kendi âilem müslümanmış.

Âilem, iç savaştan kaçmak için hazırlanmaya başlamışlar. Ben üç yaşındaymışım, benden bir-iki yaş büyük bir abim varmış. Annem de üçüncü kardeşimize yedi aylık hamileymiş. Yiyecek-giyecek çantaları hazırlamışlar. Uzun bir yol, yaya olarak gidilecekmiş. Babam:

“-Ben çantaları ve oğlumuzu alayım. Sen de kızımızı al!” demiş anneme... Annem de:

“-Ben yedi aylık hâmileyim. Kendim zor yürüyorum. Bu çocuğu nasıl taşıyayım? Bu mümkün değil!” demiş.

Ve beni evde bırakmaya karar vermişler. Abim, erkek olduğu için ileride âileme bakacağını düşünmüşler. O yüzden onu bırakmamışlar. (Ağlıyor.)

“-Belki doğacak olan da kız olur.” demişler.

Annem beni bırakmak istememiş, ama taşıyamayacakları için beni bırakmışlar. Onlar evden çıkıp hızlı hızlı giderken ben de arkalarından onlara koşarak yetişmeye çalışıyormuşum. Ağlayarak:

“-Beni bırakmayın!” diye onları uzaktan takip ediyormuşum.

Yolda bir papaz bu manzarayı görünce babama:

“-Bu çocuğu neden bırakıyorsunuz?” demiş. Babam da:

“-Biz savaştan kaçıyoruz. Onu da taşıyacak durumumuz yok! Eğer eşyaları bırakırsak ne yer ne içeriz? Bu yüzden bırakıyoruz!” demiş. Papaz:

“-Onu ben alabilir miyim? Bizim hiç kız çocuğumuz yok! Onu biz alıp bakalım!” demiş babama... Babam da:

“-Olur, zaten kendi başına kalırsa ölür!” diyerek kendi elleriyle teslim etmiş.

Yaklaşık on yedi yıl, papaz babam ve âilesi, bana baktı, beni büyüttü. Beni iyi bir hıristiyan olarak yetiştirdiler.

Kendi âilem, daha sonra savaş bitince evlerine dönmüşler. Ve papaz babamı arayıp bulmuşlar. 2002-2003 yıllarında papaz babama mektup yazıp eve döndüklerini söylemişler ve benim durumumu sormuşlar. 2010 yılında beni ziyarete geldiler. O zaman papaz babam:

“-Biz senin gerçek âilen değiliz, onlar senin gerçek âilen!” dedi.

Ve beni nasıl aldığını anlattı. Benim içimde, onlarla aynı şehirde bulunmamıza rağmen onları gidip görme isteği geçmedi.

“-Benim dünyaya gelmeme onlar sebep olmuş olabilir, ama siz beni büyüttünüz. Ben sizin yanınızda kalacağım!” dedim.

Müslüman olana kadar da papaz babam ve âilesinin yanında kaldım.

 

Hidayet yolculuğunuz nasıl başladı?

2017 yılında lise bitirme sınavımdan sonra eve gelmiştim. Oturduğum muhitte bir anons yapıldı. Cumartesi sabah 09:00-10:00 arası herkesi belediyenin ortak kullanım mekânı olan meydana davet eden bir anonstu bu... Evim bu bölgeye çok yakın olduğu için Cumartesi sabah erkenden gidip oturdum ve herkesin gelmesini bekledim. Bu davete kilisenin baş sorumlusu da katılmıştı.

Bütün insanlar geldikten sonra bizi oraya davet eden, bizim daha sonra Türkiye’ye gelmemize vesile olacak Abdülkadir, Mûsa ve Süleyman Abiler kendilerini tanıttı. Musa Abi:

“-Bu kimseler buraya dâvet için geldiler. Fakat bu kişiler İngilizce bilmiyor. Onlar konuşacak, ben de tercüme edeceğim!” dedi.

Bu kimseler her biri yirmişer dakika konuştu. Hepsi güzel şeylerden bahsetti, ama hiç bu güzelliğin adının İslâm olduğunu söylemediler.

 

Neler anlattılar, aklınızda kaldığı kadar bizimle paylaşır mısınız?

Tam olarak hatırlayamıyorum, ama hak, adâlet vs. gibi konulardı. Anlattıklarının sonunda:

“-Bütün bunların olduğu bir din var mı bu dünyada, biliyor musunuz?” dediler.

Biz de:

“-Bu kadar güzelliğin bir arada olduğu bir din yok!” dedik. Anlatan kişi:

“-İşte bu anlattıklarımın hepsi İslâm’da var. Söyleyin hangi dinde bu güzellikler var ki?” diye tekrar sordu.

Bu toplantıya çağrılırken din ayrımı yapılmadan herkes dâvet edilmişti. Hıristiyanlar:

“-Bizde olmayıp da İslâm’da olan ne var ki?” dediler.

İslâm Dîni’nde ibadethanelere girerken Allâh’a olan saygıdan dolayı ayakkabılar çıkarılır. Tâhâ Sûresi’nde Mûsâ -aleyhisselâm- Allah ile konuşmak için gittiğinde mukaddes vadide olduğu ve Allah ile konuşacağı için ayakkabılarını çıkarması emredilmişti.[1] Ama bu emri ne yahudiler, ne de hıristiyanlar yerine getirmiyor; kiliselerine, havralarına ayakkabıları ile giriyorlar. Hıristiyan âlimler onlara:

“-Ayakkabı ile kiliseye girmemizin ne zararı var ki?!” dediler. Konuşan kimse:

“-İncil’den şu sayfayı açın, şu bölümü okuyun!” dedi.

Gerçekten Kur’ân’da geçen “Mûsâ -aleyhisselâm-’ın ayakkabılarını çıkarması” emri Tevrat’ta, söyledikleri bölümde aynı şekilde vardı. (Bkz: Çıkış, Bâb 3, 4-5) Yani yahudi ve hıristiyanlara da bu emrediliyordu. Hattâ İncil’den başka bölümü de okudular. Orada açıkça, “Kutsal mâbetlere girerken ayakkabılarınızı çıkarın!” diye emir vardı.

İşin ilginç tarafı, İslâm’ı anlatanlar, bizim papazlardan daha çok İncil’e hâkim durumdaydılar. Oradaki papazlar:

“-Bizim kiliseye ayakkabılarla girmemiz, müslümanların ayak basılan yerlere başlarını koymalarından daha iyidir! Müslümanlar yere tapıyorlar!” dediler.

Bunun üzerine bize İslâm’ı anlatanlar:

“-Demek biz secde etmekle yanlış yapıyoruz; Kutsal Kitap’tan şu sayfayı açın, şu bölümü okuyun!” dediler.

Tevratta, ilgili bölümde şöyle yazıyordu:

“Ve Ezra büyük Allâh’ı, Rabbi takdis etti; ve bütün kavim ellerini kaldırarak: Amin, Amin diye cevap verdiler ve baş eğdiler ve yere kapanıp Rabbe secde kıldılar.” (Nehemya, Bâb 8, 6)

“Başınızı yere koyarak Allâh’a ibadet edin!”

Hepimiz çok şaşırıyorduk. Sonra müslüman dâvetçi, Kutsal Kitap’tan “Allah başını yere koyarak duâ edeni yükseltir.” âyetini okudu.

Biz de davetçilere; “Kutsal Kitap’taki «Kiliseye girin ve tanrıya yeni şarkılar söyleyerek duâ edin.» âyetini okuduk.

“-Tamam, biz secde emrini yerine getirmiyoruz. Ama bu emri yerine getiriyoruz, müzikle ibadet ediyoruz!” dedik.

 Müslüman dâvetçi bize:

“-O zaman Tevrat’tan Amos 5. bâbı açın!” dedi.

Biz de açtık. Orada şöyle deniyordu: “İlâhilerinin gürültüsünü benden uzaklaştır, çünkü santurlarının ahengini de dinlemeyeceğim.” (Amos, Bâb 5, 23)

“-Bu âyet, Kutsal Kitap’ta geçiyor. Buna ne diyorsunuz?” dedi.

Ardından şu ayeti okudu:

“Fakat Rab mukaddes mabedindedir, onun önünde bütün dünya sussun.” (Habakkuk, Bâb 2, 20)

Daha sonra şu bölümü gösterdi:

“…Mukaddeslerin bütün kiliselerinde olduğu gibi, kiliselerde kadınlar sükût etsinler, çünkü onlara söylemek için izin yoktur. Ancak şeriatin de dediği gibi, tâbî olsunlar. Ve eğer bir şey öğrenmek isterlerse, evde kendi kocalarına sorsunlar; çünkü kadına kilisede söylemek ayıptır.” (Korintoslulara Birinci Mektup, Bâb 14, 33-35)

“-Ayrıca Hıristiyan kadınların giyimleri de yanlış!” dedi. Ve Kutsal Kitap’tan âyeti açıp okudu. Âyette:

“İmdi isterim ki, erkekler her yerde tâhir eller kaldırarak gazapsız ve nizasız duâ etsinler. Aynı sûrette kadınlar, saç örgüleri ve altın yahut inciler yahut çok pahalı libasla değil, sade kıyafette, hicap ve vakar ile, ve (takva sahibi olduğunu iddia eden kadınlara yakışır sûrette) iyi işlerle kendilerini tezyin etsinler.” (Timoteosa Birinci Mektup, Bâb 2, 8-10) diye geçiyordu.

Bunun üzerine hıristiyanlar:

“-Biz kiliseye giderken bütün vücudumuzu yıkıyoruz. Siz mescide giderken vücudunuzun bazı yerlerini yıkıyorsunuz!” dediler.

Bunun üzerine müslüman davetçiler:

“-Evet, doğru. Biz Allâh’ın bize Kur’ân’da emrettiği ve Peygamber Muhammed -aleyhisselâm-’ın öğrettiği gibi abdest alıyoruz. Siz de Tevrat’tan Çıkış, 40. bâbı ve 30-32. âyetleri açın!” dediler.

Herkes elindeki Kutsal Kitap’tan istenilen sayfayı ve bölümü açtı. Orayı okumaya başladık:

“Ve kazanı toplanma çadırı mezbah arasına koydu; ve yıkanmak için içine su koydu. Ve Musa ile Harun ve oğulları ellerini ve ayaklarını oradan yıkadılar; Toplanma çadırına girdikleri ve mezbaha yaklaştıkları zaman yıkanırlardı; Rabbin Musa’ya emrettiği gibi yaparlardı.” (Çıkış, Bâb 40, 30-32)

Bunun üzerine davetçiler, oradaki papazlara:

“-Siz İncil’de geçen Peygamber Îsâ’dan başka bir peygamberin dediklerini mi yapıyorsunuz?”

Bunun üzerine oradaki papazlar:

“-Sen bizim insanımızı kandırıyorsun!” dediler.

Bunun üzerine müslüman dâvetçi:

“-Ben müslüman olmadan evvel hıristiyandım ve hıristiyanlığı çok iyi bilen bir rahiptim. Ve bazı durumlar, benim müslüman olmamı sağladı. Ve şimdi size söylüyorum Kutsal Kitap’tan şu sayfayı açın!” dedi.

Hepimiz açtık. Dâvetçi, şu âyeti okumaya başladı: “Âdemoğluna ve hiçbir prense güvenmeyin, çünkü onlardan size fayda gelmez…” (Mezmurlar, Bâb 146, 3)

Dâvetçi:

“-Biz sizin Îsâ -aleyhisselâm-’a taptığınız gibi Peygamberimiz Muhammed -aleyhisselâm-’a tapmıyoruz. Sadece O’nun yolundan gidiyor, öğrettiklerini yapmaya gayret ediyoruz.” dedi.

Biz ona:

“-Neden bir Âdemoğlu olan Muhammed’e güvendiniz?” dedik.

Onlar da:

“-Bu dünyada Âdem’in oğlu olmayan kim var ki?” dediler. Biz de:

“-Îsâ, Âdem’in oğlu değil!” dedik. Onlar:

“-Îsâ’ya neden Âdem’in oğlu değil, diyorsunuz?” diye sordu.

“-Çünkü babası yok!” dedik. “Bu yüzden biz onu «Tanrı» olarak kabul ediyoruz.”

Dâvetçiler:

“-Demek siz Îsâ -aleyhisselâm-’ı tanrı kabul ediyorsunuz?” dediler. Biz de:

“-Evet, Îsâ tanrıdır.” dedik.

“-O zaman İncil’den şu âyeti açın!” dedi. Biz de açtık.

Orada Îsâ -aleyhisselâm- şöyle diyordu: “Ben Allâh’ın kuluyum.”

Sonra ikinci âyeti açtırdı. Orada da: “Allâh’ı ve meleklerini övgüyle anın ve onun hostunu övgüyle anın!” (Mezmurlar, Bâb 148, 2) yazıyordu.

Biz:

“-Bu âyette host denilen kim?” dedik.

“-Îsâ -aleyhisselâm-’ın övgüyle bahsettiği host henüz gelmedi.” dedi, sonra da şu âyeti okudu:

“Allâh’ın Rab senin için aranızdan, kardeşlerinden benim gibi bir peygamber çıkaracak; onu dinleyeceksin. Nasıl ki, Horebde toplantı gününde: Bir daha Allâh’ım Rabbin sesini işitmeyeyim ve artık bu büyük ateşi görmeyeyim ve ölmeyeyim diye Allâh’ın Rabden istedin. Ve Rab bana dedi: Söylediklerini iyi dediler. Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve ona emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek.” (Tesniye, Bab 18, Ayet 15-18)

 “-Buradaki kardeşler nedir?” diye sorduk. Müslüman olan dâvetçi:

“-Bundan sonra gelecek peygamber, İsrailoğulları soyundan değil de onların kardeşleri olan Araplardan gelecek!” diyerek bu âyeti eski bir papaz olarak tefsir etti. Sonra da:

“-Bu âyete inanmıyorsanız, İncil’de başka bir âyet daha var, bu âyeti destekleyen… İncil’in birinci bölümünün dördüncü âyetini açın!” dedi.

Biz de açtık. Orada da benzer bir âyet vardı. Bu âyet, son peygamberin geleceğinin deliliydi:

“Yuhanna Asya’da olan yedi kiliseye: Var olan ve var olmuş olan ve gelecek olan tarafından, ve kendi tahtının huzurunda bulunan yedi Ruh’tan ve sâdık şâhit ve ölülerden ilk doğan ve dünya krallarının reisi İsa Mesih’ten, size inayet ve selamet olsun.” (Vahiy, Bâb 1, 4-5)

“Ve bana dedi: Oldu. Alfa ve Omega, başlangıç ve son benim. Ben susamış olana hayat suyunun pınarından meccanen vereceğim. (Vahiy, Bâb 21, 6)

“Ve benimle söyleşen sesi görmek için döndüm. Ve döndüğümde yedi altın şamdan ve şamdanların ortasında ayağa kadar uzun esvapla giyinmiş ve göğsüne altın kuşak kuşanmış insan oğluna benzer birini gördüm. Ve onun başı ve saçı ak, yapağı gibi ak, kar gibi idi ve onun gözleri ateş alevi gibi idi.” (Vahiy, Bâb 1, 12-14)

Biz bu tarifleri biliyorduk, son peygamberi de bekliyorduk, ama İsrailoğulları’ndan bekliyorduk. Bu yüzden konferansı dinleyenler bu kadar ispata rağmen ayağa kalktılar:

“-Biz bu kadar aptalca bir şey dinlemek istemiyoruz!” diyerek konferansı terk ettiler.

Geride çok az hıristiyan kalmıştık. Sanırım terk edenler, son peygamberin Araplardan çıkmasını kabul etmek istememişti. Geride kalanlardan bazıları da:

“-Biz sana tam cevap veremiyoruz. Büyük rahibimizi çağıralım, o sana cevap verir!” dediler.

Bunun üzerine müslüman dâvetçilerden birisi:

“-Ben çok iyi bir rahiptim. Hıristiyanlığı yaymada da çok başarılıydım. Şimdi müslüman oldum. Ve birçok rahiple münazaraya girdim ve hepsini kazandım. İstediğiniz rahibi çağırabilirsiniz! Ben konuşmaya hazırım!” dedi.

Rahibi çağırmak için haber gönderildi. Biz müslüman dâvetçiye, büyük rahibimiz gelene kadar:

“-Gelen Son Peygamber hakkında İncil’de başka haberler var mı? Bize anlatır mısın? Çünkü biz bu konuda henüz ikna olmuş değiliz!” dedik.

Müslüman dâvetçi, bunun üzerine bize şöyle sordu:

“-Îsâ -aleyhisselâm-’ı seviyor musunuz?” Biz de:

“-Evet, çok seviyoruz ve inanıyoruz.” dedik. Dâvetçi:

“-O zaman İncil’den Yuhanna 14. bölümü açın!” dedi.

Biz de açtık. Orada Îsa -aleyhisselâm- şöyle diyordu:

“Eğer beni seviyorsanız, emirlerimi tutarsınız.” (Yuhanna, Bâb 14, 15)

 Dâvetçi bize sordu:

“-Hazır mısınız Îsâ’nın emrine uymaya?” Biz de:

“-Evet, hazırız!” dedik.

“-Eğer hazırsanız, hemen bir sonraki âyeti okuyun!” dedi. Îsâ -aleyhisselâm- şöyle diyordu:

“Ben de Babaya[2] yalvaracağım ve o size başka bir Tesellici, hakikat Ruhunu verecektir. Tâ ki, daima sizinle beraber olsun. Onu dünya kabul edemez, çünkü onu görmez ve bilmez; siz onu bilirsiniz, çünkü yanınızda duruyor ve içinizde olacaktır.” (Yuhanna, Bâb 14, 16-17)

Biz:

“-Bu gelecek yardımcı kim?” diye sorduk.

Âyet şöyle devam ediyordu:

“O doğruluğun rûhu… O ilk geldiğinde ona kimse inanmayacak. Çünkü «Biz onu görmedik ve bilmiyoruz.» diyecekler. Eğer beni gerçekten seviyorsanız, ben babama, beni yaratana gidiyorum. Beni yaratan büyüktür. Ben o güvenilir ruh gelmeden onu size haber veriyorum ki, o geldiği zaman ona inanasınız. Bundan sonra ben sizinle konuşmayacağım. Dünyanın lideri ve şeriat koyan geliyor. Onda benden bir şey yok!” (Daha geniş bilgi için bk. Yuhanna, Bâb 14, 16-31)

Âyetin sonundaki, “Artık sizinle çok şey konuşmayacağım; çünkü bu dünyanın reisi geliyor ve bende onun hiçbir şeyi yoktur.” (Yuhanna, Bâb 14, 30) demesi de “O gelecek peygamber, benim soyumdan gelmeyecek, benim dilimi konuşmayacak, benim gönderildiğim toplumdan çıkmayacak, benim giyindiğim gibi giyinmeyecek!” demek…

Sonraki âyette: “Ben, beni yaratanı seviyorum. Ben O’nu size haber vererek O’nun emrini yerine getirdim.” (Yuhanna, Bâb 14, 31)

Yuhanna İncili’nin diğer bir kısmında da çok net ifadeler var:

“Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum; benim gitmem sizin hayırlıdır, çünkü gitmezsem Tesellici size gelmez; fakat gidersem onu size gönderirim. Ve o geldiği zaman, günah için, salâh için ve hüküm için dünyayı ilzam edecektir. Günah için, çünkü bana iman etmezler. Salâh için, çünkü Babama gidiyorum, ve artık beni görmezsiniz. Ve hüküm için, çünkü bu dünyanın reisine hükmedilmiştir.

Size söyleyecek daha çok şeylerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o, hakikat Ruhu, gelince, size her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecektir; fakat her ne işitirse, söyleyecek ve gelecek şeyleri size bildirecektir. O beni taziz edecektir; çünkü benimkinden alacak ve size bildirecektir. Babanın her nesi varsa, benimdir; bunun için: Benimkinden alçak ve size bildirecektir, dedim.” (Yuhanna Bâb 16, Ayet 7-15)

 

Peygamber Efendimiz’in peygamberlikten evvel de sonra da içinde bulunduğu toplumda “el-Emîn” vasfı ile vasıflanması ve Kur’ân-ı Kerîm’de Necm Sûresi 2. âyette «O hevâ ve hevesine göre konuşmaz (iş yapmaz), O’nun konuşması, ancak vahiydir.» âyeti de İncil’de Peygamberimiz’i anlatan bu ifadeleri te’yid ediyor.

Evet, gerçekten te’yid ediyor. Biz:

“-Son âyette geçen; “Ve sizin başınıza gelecek olan şeyleri haber verecek.” kısmında ne anlatıyor?” diye sorduk. Müslüman dâvetçi:

“-Âhiret gününden, hesap gününden, Îsâ -aleyhisselâm-’ın gelişinden ve bu âyetin gerçekliğini gösteren birçok delil gösterecek… Bu haberlerimi ve delillerimi duyduktan sonra tekrar eski dîninize, kilisenize gidip yanlış olan hayatınıza devam da edebilirsiniz. Gerçekten merak ediyorum, kiliseye gidip müzik eşliğinde şarkılar söyleyip neden dans ediyorsunuz? Hiç düşündünüz mü?”

Biz de:

“-Biz günah işliyoruz. Günahımızın affı için müzikle, alkışla, dans ederek Allah’tan af diliyoruz!” dedik.

Bunun üzerine müslüman dâvetçi:

“-Peki, size bir sorum olacak: Âilenizden birisi, sizi üzecek, size acı verecek bir hata yapsa…. Sonra sizden özür dilemek için gelip karşınızda şarkı söyleyip dans etse… Alkışlar eşliğinde sizden özür dilese, siz ne düşünürsünüz? Böyle bir özrü mü kabul edersiniz yahut büyük bir pişmanlıkla gelip boyun büküp gözyaşları ile af dileseler… Ne yaparsınız, ne düşünürsünüz, hangi özür size daha inandırıcı gelir ve kabul edersiniz?”

“-Biz de âilemiz dans ederek alkışla özür dileseler kızarız, bizimle alay etme!” deriz dedik. “Biz ailemizden, dizimizin üzerine çöküp pişmanlıkla özür diliyoruz.”

“-Peki, Tanrıya karşı günah işleyince niye dalga geçer gibi şarkı söyleyip alkışla özür diliyorsunuz?” diye tekrar sordu.

Ben işte o an:

“-Evet, ey müslüman! Sen doğru ve mantıklı olanı söylüyorsun.” dedim. “Ben senin dinini daha çok öğrenmek ve İslâmiyet’i kabul etmek istiyorum.”

İşte o gün 20 yaşımda 2017 yılında müslüman olmaya karar vermiştim. Orada o gün benden sonra birkaç kız ve iki erkek daha müslüman oldular.

 

Daha sonra seni büyütüp yetiştiren âilene, papaz babana müslüman olduğunu nasıl söyledin? Papaz baban, bu habere nasıl tepki verdi?

Benden önce oradan bazı kimseler babama gidip:

“-Sen nasıl rahipsin! Senin kızın belediye meydanında, herkesin gözü önünde müslüman oldu. O müslüman dâvetçilere, «Ben İslâm’ı öğrenmek istiyorum.» dedi.” demişler.

Bunun üzerine papaz babam ve annem, ben daha eve dönmeden beni telefonla arayıp:

“-O aptal İslâm’ı kabul etme, seni almaya geliyoruz!” dediler. Ben de papaz babama:

“-Sen gelsen de korkmuyorum. Ben başladığım işi bitireceğim ve müslüman olacağım!” dedim.

Daha sonra benim yanıma geldiler. Papaz babama, İncil’i açtım ve Son Peygamberi müjdeleyen âyetleri gösterdim ve:

“-Baba, İncil’deki bu âyetleri niye bana ve diğer hıristiyanlara okuyup öğretmedin? Neden gizledin?” dedim.

Babam âyetleri gösterdiğimde yumuşak bir sesle:

“-Tamam, gel, biz eve gidelim. Evde daha rahat konuşur ve îzah ederim!” dedi.

Eve gidince de:

“-Evet, bu âyetler İncil’de var. Ama o beklenen peygamber daha gelmedi. Hâlâ gelmesini bekliyoruz. Bu yüzden aptalca bir gerekçe için hıristiyanlığı terk etme!” dedi. Ben de:

“-İncil’de haber verilenleri İslâm’da bulduktan sonra tekrar hıristiyanlığa dönemem!” dedim.

O akşam beni ikna etmek için benimle uzun uzun konuştu. Ertesi gün Pazar günüydü. Sabah herkes kiliseye gitmek için hazırlandılar. Pazar günleri üç vardiya hâlinde kilisede program yapıyorduk. Sabah, öğlen ve akşam olmak üzere… O Pazar, benim de kilisede programım vardı. Ben üç programa da ilk defa katılmamıştım.

 

Kilisede ne vazifeniz vardı?

Rahip babam insanlara konuştuktan sonra, biz de koroda şarkı söylerdik.

O gün âilem, Kilise’den dönünce benim fikrimin değişmediğini iyice anladılar ve:

“-Sen bizim gerçek evlâdımız olmadığın için bizi dinlemiyorsun. Eğer tekrar hıristiyan olmayacaksan, biz sana boşuna bakmak istemiyoruz. O zaman gerçek âilene geri dön! Hıristiyan olup kiliseye dönmeyeceksen bu evde kalamazsın, hemen çık git!..” dediler.

 

İşte televizyonlarda sonsuz hoşgörü sahibi olarak lanse edilen bir hıristiyan papazın gerçek yüzü ve hoşgörü anlayışı?!

Sonra hemen o gün bana bilet alıp ailemin yanına gönderdiler.

 

Uzun zamandır görüşmediğin âilen olanlara nasıl tepki verdi?

Gerçek âilem müslüman olduğu hâlde müslüman olmama sıcak bakmadı. Hemen:

“-Hıristiyan âilene geri dön, özür dile ve tekrar hıristiyan ol! Savaş zamanında biz seni bırakıp senden kurtulmak isterken onlar merhamet edip seni yanlarına alarak bakıp büyüttüler. Onlar olmasaydı, bugün sen ölmüş olurdun. Yaşamanı onlara borçlusun!” dediler.

Ve beni tekrar Hıristiyan papaz olan babama geri gönderdiler. (Âilemin maddî durumu pek iyi değildi. Papaz babam daha önceden onlara para ve yiyecek de gönderiyordu. Bu yüzden benim onlarla yaşamamı ve hıristiyan olarak kalmamı istemiş olabilirler.)

Tekrar yaşadığım şehre ulaşınca, hıristiyan âilemin evine gitmedim ve şehrin şerifine gidip başımdan geçenleri anlattım ve iki âilemin de beni kabul etmediğini, ortada kaldığımı, yaşayacak bir yer vermelerini söyledim. O da beni polise götürdü. Polise de başımdan geçenleri anlattım. Onlar da bana:

“-Kadınların dîni yoktur. Onlar kocalarının dinine aittir. Sen müslüman birisiyle evlenirsen, her şey çözülür!” dediler.

Sonra rahip babamı çağırdılar:

“-Sen rahipsin, senin bir kötülüğünü görmedik. Bu kız da kilisede hizmet ederdi, bunun da bir yanlışlığını, kötülüğünü görmedik. Sen onu bir müslümanla evlendir!” dediler.

Rahip babam onlara mahcup olmamak için beni mecbûren tekrar eve götürdü. Eve varınca:

“-Biz sana ancak günde bir defa birazcık yemek verebiliriz.” dedi ve bana psikolojik baskı yapmaya başladılar.

Artık dayanamayacağımı anlayınca, o gün müslüman dâvetçilerin telefonunu almıştım. Mûsa Abi’yi aradım, hâlimi anlattım. O da bana:

“-Bir programımız var. Türkiye’ye İslâm’ı öğrenmek isteyen kardeşlerimizi gönderiyoruz, hiçbir ücret almıyoruz. Orada bir-iki yıl kalıp İslâm’ı iyice öğrenebilirsin!” dedi.

Ben de hemen kabul ettim. Sonra rahip babama gidip:

“-Ben İslâm’ı öğrenmek için başka bir ülkeye gideceğim.” dedim.

Ülkeden çıkış yapabilmem için kimliğin bağlı olduğu kişinin imzası gerekiyordu. Bunun için ona durumu bildirmek zorundaydım.

 

Papaz baban, İslâm’ı öğrenmek için Türkiye’ye gelmene izin verdi mi?

“-Tek şartla izin veririm; sana verdiğim hıristiyan adını ve soyadımı değiştirmemen şartı ile!..” dedi.

 

İsminin değişmesinin niye bu kadar önemi vardı?

Benim ismim Elizabet Kuini, çok tanınan bir hıristiyan ismidir. Ben başka bir yere gittiğimde “Müslümanım!” desem, ismimden dolayı bana inanmazlar. Çünkü ismim, dindar hıristiyanların kullandığı bir isimdir. İki hafta sonra Türkiye’ye gitmek için bir mülâkata çağrıldım. Rahip babam ile birlikte gittik.

Artık ona baba demiyorum. Müslüman olduktan sonra “amca” demeye başladım, ama burada karışıklık olmasın diye “baba” diyorum. Mülâkata gittiğimizde de babam oradakilere ismimi değiştirmemelerini şart koştu. Mülâkattaki müslümanlar:

“-Biz her şartı kabul ediyoruz, onu kaybetmek istemiyoruz!” dediler.

Daha sonra bana:

“-Mülâkatı geçtin, evraklarını hazırla!” dediler.

Evraklarımı hazırlarken de papaz babam yanımdan hiç ayrılmadı. Müslüman ismi koymamı engellemek için… Ama inşâallâh Afrika’ya döndüğümde ilk işim, ne kadar masraf olursa olsun hemen müslüman ismimle bir kimlik çıkarmak olacak inşâallâh! Ben şimdi müslüman âilemin bana koyduğu Habibato (Habibe) ismini kullanıyorum.

 

Fasl-ı Bahar kursuna geleli bir yıl kadar oldu. Kursu beğendin mi? Burada neler hissediyorsun?

Önceleri burada zorlandım, nefsime ağır geldi. Ama alışınca, elhamdülillah, burayı çok sevdim. Kur’ân-ı Kerîm’i ve Peygamberimiz’in hayatını en güzel şekliyle öğreniyoruz, bu çok güzel bir imkân… Meselâ peygamberler tarihi dersini öğrendikçe, İncil’deki birçok kıssa ile aynı olduğunu görüyorum. Ama Kur’ân’daki kıssalar daha detaylı ve zengin…

Burada Îsâ -aleyhisselâm-’ı da bir peygamber olarak, en doğru hâliyle öğrendik. Kur’ân’da Allah Teâlâ’nın âhirette Hazret-i Îsâ ile arasında geçen şöyle bir konuşma var:

“Allah Teâlâ, Îsâ -aleyhisselâm-’a, «Sen mi bu insanlara bana tapın! dedin.» diye soracak. Îsâ -aleyhisselâm- da: «Hayır, yâ Rabbi! Ben onlara, ben Allâh’ın kulu ve elçisiyim, dedim!» diyecek.”

Bu âyetleri öğrenince de çok etkilendim. Bu hafta da Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hayatını öğrendik. Onu da İncil’de anlatılanlarla karşılaştırıyoruz. Böylece İslâm’ın en doğru din olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Geri döndüğümüzde hem İslâm, hem de hıristiyanlık hakkında iyi bir bilgiye sahip olduğumuz için, bizim hidâyetimize vesile olan Dâvetçi Mûsa Abi gibi, inşâallâh biz de birçok hidayetlere vesîle oluruz.

İlk namazımızı burada öğrendik. Buradaki hocalarımızın ve Türklerin tesettüre olan bağlılığını görünce hayran oluyoruz. Ayrıca hocalarımız çok sabırlılar ve onları kızdıracak şeyler yapsak da bize karşı hep sevecen davranıyorlar. Bilmiyorum, bu İslâm’dan mı, yoksa Türklerin huyu mu? Ama İslâm’dan olsa gerek... Afrika’da hiçbir hoca veya öğretmen, buradaki hocalar kadar ilgilenmez ve bu kadar sabırlı değildir.

 

Afrika’ya dönünce ne yapmayı düşünüyorsunuz?

İnşâallâh, öncelikle burada hâfızlık da yapmayı düşünüyorum. İnşâallah Allah bana hâfızlığı da nasîb ederse ve İslâm’ı iyice öğrenip dönünce orada bir okul açmak istiyorum. Ve İslâm’ı tebliğ etmek istiyorum!

 

Papaz babana vefâ borcu olarak İslâm’a dâvet etmeyi düşünüyor musun?

İnşâallah istiyorum. Allah nasîb ederse ve kendisi de isterse olur, bilemiyorum.

 

Hidâyet hikâyeni bizimle paylaştığın için çok teşekkür ederiz. İnşâallah senin hidâyet yolculuğun, nice hidâyetlere vesîle olur.

Ben teşekkür ederim, bana bu fırsatı verdiğiniz için… Bize kucak açan Türk kardeşlerimize de bu vesîleyle ayrıca teşekkür etmek isterim.

 

[1] Bkz: Tâhâ, 12.

[2] Bu ifadelerde geçen “Baba” kelimesi, bozulmuş Hristiyan inancında “Allah” için söylenmektedir. Biz, İncil’den aldığımız bu bölümleri değiştirmemek için olduğu gibi naklettik. Böylece okuyucularımız, mevcut hâliyle İncil’in ve Hıristiyanlığın ne kadar değiştirilmiş olduğunu, hem de ilgili kaynaklara baktıklarında metinleri oradan “olduğu gibi aldığımızı” rahatça görsünler. Yoksa biz, -hâşâ- üç tanrı inancını (teslis) tamamıyla reddediyor ve tam mânâsıyla tevhide inanıyoruz.

PAYLAŞ:                

Halime Demireşik

Halime Demireşik

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle