Soru: Kadınların muayyen hâllerinde (âdet ve lohusa iken) Kur’ân’a dokunmaları ve onu okumaları câiz midir?
Son zamanlarda “modernizm” adı altında bütün dinlere ve özellikle İslâmiyet’e karşı âdeta topyekûn bir tahrip mücâdelesi başlatılmıştır. İslâm’ın en ehemmiyetli ve hayâtî konuları, modern düşünce ve hayat tarzına uydurulmak için içi boşaltılmakta, tırpanlanmakta veya en azından hafife alınarak alay edilmektedir.
İşin daha da üzücü kısmı, bütün bunlar, İslâm adına ve onu, aslına döndürmek propagandası ile yapılmaktadır. Bu kabilden olmak üzere, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sadece Kur’ân-ı Kerîm’i haber veren bir posta müvezzii olduğu, sünnet ve hadîs-i şeriflerin dînî bir mesned teşkil etmediği, mezheplerin hiçbir dînî bağlayıcılığı bulunmadığı, modern hayatta kadın ile erkeğe eşit haklar tanımayan hükümlerin -velev ki, Kur’ân-ı Kerim’de açıkça yer alsa bile- çağın gereklerine uymadığı yolundaki safsatalar, hemen her gün gazete, televizyon ve kitaplarda sistemli bir şekilde işlenmektedir.
Bu gibi iddiâların sahipleri, sanki modern hayat ve düşünce tarzı, bütün doğruların esas kaynağı imiş gibi, her şeyi, bu yeni süflî ve nefsânî kalıplara sokmaya çalışmaktadırlar. Ona uymayan ve ters gelen her şeyi toptan reddetmekte veya istedikleri şekle sokana kadar eğip bükmeye çalışmaktadır. İsterse bu hüküm ve esaslar, sarih (açık) âyet-i kerîmeler, sahîh hadîs-i şerîfler ve ümmetin bindört yüz yıllık icmâına dayansın, bu ehemmiyetli görülmemektedir.
Biz, bu yazımızda bu zihniyetin son zamanlarda sıkça dile getirdiği bir mesele üzerinde duracağız. O da “kadınların âdet ve lohusa hâllerinde, Kur’ân-ı Kerîm’e elleriyle dokunabilmeleri ve Kur’ân’ın âyetlerini sesli olarak kıraat edebilmeleri…”
Öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki, biz, bir Müslüman olarak, ihtilâfa düştüğümüz konularda Allah ve Rasûlü’nü hakem tâyin etmekle emrolunduk:
“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (en-Nisa, 65)
Bu hususta başka âyet-i kerîmelerde de şöyle buyrulmaktadır:
“Biz her peygamberi -Allah’ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” (en-Nisa, 64)
“…Peygamber, size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allâh’ın azabı çetindir.” (el-Haşr, 7)
Görüldüğü üzere, Kur’ân-ı Kerîm, Allah Rasûlü’nü, dînî hükümler koyma (teşrî’) mevkiinde asıl kaynaklardan birisi olarak kabul etmektedir. Onun bu vazifesi, takdir olunacağı üzere, sadece Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerini lafzen ta’lim etmekten ibâret değildir.
O hâlde, gerek Kur’ân-ı Kerim’de ve gerekse hadîs-i şeriflerde bu konu hakkında neler beyân edildiğine bakmak îcâb eder.
Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Ona (Kur’ân’a) tam bir sûrette temizlenmiş (yani tertemiz) olanlardan başkası dokunamaz.” (el-Vâkıa, 79)buyrulmaktadır.
Bu âyette küçük abdest, büyük abdest ve kadınların muayyen hâlleri (yâni âdet ve lohusalık hâlleri) mevzubahistir. Dört hak mezheb de, Mushaf’a abdestsiz el sürmenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir.(el-Mevsûatü’l-Fıkhıyye, XVIII, 322)
Peki, Kur’ân-ı Kerim’in âdet ve lohusa dönemlerinde yüzünden veya ezbere okunması mümkün müdür? Şayet mümkünse, şartları nelerdir?
Bu hususta da mezhepler arasında bir ittifak vardır, denilebilir. Dört mezhep imamı da hanımların, bu özel dönemlerinde “kıraat” sayılacak şekilde sesli olarak Kur’ân okumalarını yasaklamışlardır. Dört mezhep imamının dayandığı deliller de Peygamber Efendimiz’den naklolunan şu hadîs-i şerîflerdir:
“Ne hayızlı kadın, ne de cünüp kimse Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.” (Tirmîzî, Tahâre, 98/131; İbn Mâce, Tahâre, 595 ve 596)
“Kur’ân’a, temiz olan dışında hiçbir kimse dokunmasın!” (Hâkim, I, 553/1447)
Bu konuda sadece Mâlikî âlimlerinden bir kısmına nisbet edilen zayıf ve şaz bir görüş farklılık arz etmektedir. Bu zıtlık arz eden fetvâya göre, âdet döneminin uzun sürmesi hâlinde, unutma söz konusu olabileceğinden, hâfızlık yapan âdetli kadının Kur’ân-ı Kerîm’i “ezberinden okuması”na cevâz verildiği söylenmektedir. (İbn-i Kudâme, el-Muğnî, I, 193) Bu görüş, aslında Mâlikî mezhebinin genel kabulüne ve İmâm Mâlik hazretlerinin görüşüne de muhâliftir.
Görüldüğü üzere, mezheplerin hemen hepsinin aslî fetvâları, bu hususa cevaz olmadığı yolundadır. Zaten, altı-yedi günlük bir âdet döneminde Kur’ân-ı Kerim’in tam mânâsıyla unutulması da sözkonusu değildir. Bu da ayrı bir meseledir.
Şimdi bu aykırı fetvâdan yola çıkarak, her hanımın, mâlum zamanlarında, her türlü sebeple rahatça Kur’ân-ı Kerîm okuyabileceğini, hatta daha da ötede Mushaf-ı Şerîfe dokunabileceğini söylemek, İslâm’ın önemli şiarlarından birisiyle oynamak demektir, bu da en hafif tâbiriyle dînî esasları tağyir ve tahriftir. Allah muhafaza eylesin.
Hazret-i Âişe Vâlidemizden nakledilen bir rivâyet, bu konuya farklı bir ışık tutmaktadır. Hazret-i Âişe annemiz:
“Ben hayızlı iken Rasûlullah -sallallahü aleyhi ve sellem- bana yaslanır ve Kur’ân- Kerim okurdu.” (Buhârî)buyurmaktadır.
Demek ki, hayız döneminde bir hanımın Kur’ân-ı Kerîm’i dinlemesinde veya diliyle sesli bir şekilde tekrar etmedikten sonra, ezberden tâkip etmesinde bir beis yoktur. Bilhassa günümüz teknik imkânlarıyla, meselâ bilgisayar, teyp ve benzeri birçok âleti kullanmak sûreti ile unutmanın önüne geçilebilir. Bu da yukarıda bahsi geçen ve ruhsat mâhiyetindeki fetvâya sebep teşkil eden “unutma” illetini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla fetvanın kendisi de bu şekilde mer’iyyetten düşmektedir.
Başka bir husus da, hayız, lohusa ve hatta cünüplük hâllerinde, duâ niyetiyle birkaç âyetin okunması, besmele çekilmesi ve Allah Teâlâ’nın zikredilmesinin mezheplerce cevaz verilmiş olmasıdır. Bu konuda da Allah Rasûlü, “Hayızlı ve cünüp, Allah’ı zikredebilir ve besmele çekebilir.” (Dârimî)buyurmuştur.
Yukarıda ifade ettiğimiz hususları hülâsâ edecek olursak, Ehl-i Sünnet’in dört hak mezhebi de Kur’ân-ı Kerim’e hayız, lohusa ve cünüp hâllerinde ve abdestsiz olarak dokunmayı haram kabul etmiştir. Kur’ân’a olan saygı ve hürmetin bir îcâbı olan bu husus, hem âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerle sâbit ve hem de bin dört yüz senedir Ümmet-i Muhammed’in âlimlerinin icmâsıyla sübut bulmuştur. Yine dört mezhebin ittifak ettiği diğer bir husus da cünüp, hayız ve lohusa hâllerinde kadının sesli olarak Kur’ân-ı Kerim tilâvet etmesinin haram oluşudur.
*
Âyet ve hadîs-i şerifler çerçevesinde bütün bu ifade edilenler incelendikten sonra, Müslüman erkek ve kadınlara düşen şey, “İşittik ve itaat ettik!” (el-Bakara, 285) demekten ibârettir.
*
Diğer taraftan Allâh’ın şeâirinden olan Kur’ân-ı Kerîm’e hürmet etmek, Kur’ân’ı gönderen Cenâb-ı Hakk’a hürmet etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede:
“…Kim Allâh’ın şeâirine (nişânelerine) tâzim ederse, şüphe yok ki bu kalblerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32)buyrulmaktadır.
Allâh’ın şeâirine hürmet ve tâzimin insanı ne kadar yüceltebileceğine dâir tarihî bir misal verelim. Bilindiği üzere, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gâzi, Şeyh Edebâli’nin evinde kaldığı bir gece, odada bulunan bir Kur’ân-ı Kerim’e hürmeten sabaha kadar ayaklarını uzatarak yatmamıştır. Ehl-i kalb, onun Kur’ân-ı Kerîm’e gösterdiği bu hürmet ve edeb sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine ve zürriyetine altı yüz küsur sene adâlet ve hakkaniyetle devam edecek bir devlet bahşetmiş olduğunu ifade eder.
Velhâsıl Kur’ân-ı Kerim okumak veya ezberlemek hususundaki iştiyak veya onu unutmak hususundaki endişe, bizi Allâh’ın sınırlarını çiğnemeye götürmemelidir. Zira kıraat ve Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemek ya da hâfızlık, sünnet-i seniyyedir ve başlı başına bir fazilettir. Ancak yukarıda saydığımız hususlara riâyet ise, farz-ı ayndır. Farzı terk ederek veya haram irtikab ederek fazîlet icrâ edilmez. Bu, yani Allâh’ın haram sınırlarını çiğneyerek Kur’ân okumak, haram para ile câmi yapmaya benzer.
Son söz olarak şunu ifade edebiliriz ki, Allah ve Rasûlü’nün çizdiği hududların dışında dindarlık ve takvâ sözkonusu değildir. Bu yüzden herkes dindarlık, takva ve fazilet ölçülerini, Allah ve Rasûlü’nün belirlediği esaslardan almaya mecburdur. Zira âyet-i kerîmede:
“Ey iman edenler! Allâh’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah semîdir, alîmdir.” (el-Hucurât, 1)
Abdullah ibni Ömer’den rivâyet edilen ve Tirmîzî’de geçen bu hadîse, o günkü hadis kriterleri ile “zayıf” diyenler, onun diğer rivâyetlerle (şâhitler) desteklenerek “hasen” olduğunu fark etmemişlerdir. Bu rivâyetleri birlikte değerlendiren çağımız hadis âlimlerinden Şeyh Ahmed Şakir ve Şeyh Şuayb Arnavut, bu hadisin “sahih” olduğunu ifade etmektedirler. Zaten hadîs-i şerifi kitabına derç eden büyük hadis âlimi İmam Tirmîzî de, hadisin peşi sıra:
“-Ümmetin âlimlerinin çoğu, bu hadisle amel etmiş, bunu delil olarak kullanmışlardır.” demektedir.
Diğer taraftan bütün Ehl-i Sünnet Mezhepleri, cünübün Kur’ân-ı Kerim kıraat edemeyeceği noktasında ittifak hâlindedirler. Hadîs-i şerîfte “hayızlı” ile “cünüb” kimsenin beraber zikredilmesi, hükümlerinin ortak olduğunu gösteren bir başka delildir.