Biz insanlar her zaman hatâ yapabiliriz. Bu,
beşer olmamızın tabiî bir netîcesidir. Lâ-kin hatâya saplanıp
kalmak tabiî değildir. Yâni onu fark etmek ve telâfîsine çalışmak
zarûreti vardır.
Ancak her nedense, yaptığımız hatâların çoğunlukla
bizler değil, etrâfımızdakiler far-kına varır. Çünkü insan, hâdiseleri
dâimâ kendi anlayış derecesine göre değerlendirdiği için bâzen
bilmeyerek, bâzen de nefsinin veya zararlı bâzı unsurların tesiriyle
yanlışa sürüklenebi-lir. Farkına varılan hatâların en uygun bir
şekilde düzeltilmesine dâimâ destek olmamız gerek-tiği gibi hiçbir
zaman da köstek olmamamız gerekir. Bu şekilde davranmak, hem kendi
açı-mızdan, hem de kusurlu şahıs açısından daha faydalıdır.
Diğer taraftan, ne kadar samîmî niyetle olursa olsun,
bir insana hatâsını söylemek, o-nun nefsine ağır gelebileceğinden,
kusurlu şahsın gönlünde, îkâz eden şahsa karşı bir soğuk-luk da
hâsıl edebilir. İşte bunu bile göze alarak bir kardeşimizin hatâsını
düzeltmeye çalışmak, aslında ona duyduğumuz sevgi ve saygının
bir işâretidir. Çünkü seven bir insanın gönlü, sevgi duyduğu şahsın
hatâsıyla kalmasına râzı olamaz. Ona, tenhâ bir yerde ve kırıcı
olmayan bir lisanla:
"-Bak kardeşim! Sana sevgim ve saygım var. Ama
şu davranışın senin gibi güzel bir insana yakışmıyor. Gel bundan
vazgeç!" gibi ifâdelerle ve onure edici bir üslûpla yaklaşmalı-dır.
Bu hususta Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi
ve sellem-'in müstesnâ ahlâkı ne güzeldir. O, ashâb-ı kirâm arasında
gördüğü bâzı hatâ ve yanlışlıkları îkâz ederken kendisine galat-ı
ru'yet (yanlış görme) izâfe ederdi ve:
"Bana ne oluyor ki sizi şöyle şöyle görüyorum."
buyururdu.
Nitekim bir doktor da, hastasının canının yanması
pahasına çürük dişi çekerek, mik-ropları temizlemek için iğne
yaparak hakîkatte ona yardımda bulunmaktadır. Böylece kısa vâdedeki
bir ızdırab ile uzun vâdeli bir sıhhat ve huzur sağlanmış olmaktadır.
Fakat bu tedâvî de mümkün olan en acısız yöntemlerle yapılmaya
çalışılmaktadır. Bu fizikî bir dikkattir. Mâ-nevî meselelerin
daha mühim olduğu düşünülürse, bir başkasının hatâsını düzeltirken
öncelik-le bâzı usûl ve âdâba riâyet edilmesinin ehemmiyeti daha
iyi anlaşılır. Çünkü bir söz veya davranış, anlayış seviyeleri
farklı insanlarda çok farklı akisler meydana getirebilir. Meselâ,
anlayışı kıt bir insana sözü az ve öz söylemek kâfî gelmediği
gibi, hassas ve rakik bir insana da gereğinden fazla îkazda bulunmak,
yanlış bir davranış olur. İnce bir gönle hitâb ederken, kaba bir
şahsın hatâsını düzeltme muâmelesi yapmak, bilakis onu daha beter
yıkmaktır. Bu bakımdan sözü makâmına göre kullanmak gerekir. Hattâ
yerine göre mânidar bir sükût, nice ibretli sözlerden daha fazla
tesir icrâ eder. Nitekim şöyle bir hikâye anlatılır:
Hak dostu bir zâtın ders halkasının müdâvimlerinden
biri, nice seneler sonra, halkayı terk etmişti. Haftalar, aylar
geçip o şahıs ortalıkta gözükmeyince, bu âlim ve ârif zât, onu zi-yârete
karar verdi.
Mevsim kıştı. Adam evde yalnızdı. Evin salonunda bulunan
büyük ocaktaki odunlar, güçlü alevlerle yanıyordu. Allâh dostunun
kendisini niçin ziyâret ettiğini tahmin eden adam, üşümüş olan misâfirini
ısınması için ocağın başına dâvet etti. Kendisi de bir şeyler ikrâm
et-mek için mutfağa yöneldi. Ocağın yanıbaşına oturan Hak dostu,
gelen ikrâmı kabul etti. Fakat adama hiçbir şey söylemedi. Sanki
adam evde yokmuş, sanki kendi evinde tek başına oturu-yormuş gibiydi.
Bütün dikkatini ocağa vermiş görünüyordu.
Hak dostu zât, birkaç dakika sonra yerden maşayı aldı,
iyice köz hâline gelmiş odun-lardan birini ocağın ayrı bir kenarına
koydu. Sonra minderine oturdu. Hâlâ bir şey söylemiyordu. Kenara
konmuş olan közün ateşi kısa bir müddet yanmaya devâm ettikten son-ra
yavaş yavaş azaldı, sonra da söndü.
Odada çıt çıkmıyordu. İlk baştaki selâmlama sayılmazsa
bir kelime bile konuşulmuş değildi.
Hak dostu, gitmeye hazırlanırken, sönmüş közü aldı
ve tekrar ateşin ortasına koydu. Köz, ateşle ve yanan odunların
harâretiyle çabucak yeniden parladı.
Allâh dostu ayrılmak için kapıya yöneldiğinde ev sâhibi:
"-Sebeb-i ziyâretinizi anlıyorum efendim. Ateşle
verdiğiniz ders için de çok teşekkür ederim. Bundan sonra sohbetlerinizi
hiç aksatmayacağım." dedi.
İşte kimi insan, misâlimizde olduğu gibi sükûtun fasih
lisânından ve küçük bir îmâdan anlar. Nitekim ârif olana bir işâret
yeter demişlerdir. Kimisiyse en açık bir lisanla söylenen ifâde
karşısında bile alık alık bakıverir. Mühim olan, muhâtabımızın anlayış
seviyesini doğru teşhis edip, en uygun metodu uygulayabilmektir.
Muhâtabımızın anlayış seviyesine uygun bir metod tâkip
etmemiz, daha tesirli olur-ken; bunun zıddına, karşısındaki insanın
hâlinden anlamayıp yanlış bir üslûp kullanmak, tıpkı gözü ağrıyan
bir hastaya karın ağrısı ilacı vermek gibi garâbetlere düşmek olur.
Bunun gibi, arzu edilenin aksi istikâmetinde netîcelerle karşılaşmamak
için sözü yerine göre söylemek îcâb eder. Aksi hâlde, bir hatâyı
telâfî edeyim derken diğer bir hatâya sürüklenmekten kurtu-lamayız.
Kısacası, bu hususta Hazret-i Peygamber -sallâllâhu
aleyhi ve sellem-'in:
"İnsanlara akılları nisbetinde söz söyleyiniz!.."
düstûrunu kendimize şiâr edinmeliyiz.